telefonda ki susmuştu..geriye yalnızca hantal arabanın homurtusu, tam arkamda oturan çiftin mırıldanması, bir de kulağımda avazı çıktığı kadar özlem sayıklayan bir kadın sesi..
yol denilen kavram seslerden örülüydü bunu biliyordum..ama sesimi duymuyordum zamanın içinde..asfalttaki çizgilerin birini bile ben boyamamıştım..önemi de yoktu..zamana iz bırakanlardan değildim öyle olmaya çalışanlardan da ve hepsinin dışında
bütün düşünen adamların kavramsallıkları içerisinde nihilizm en uzak olduğumdu..
aklımdakileri tasnif etmeye çalışmadım..dağınıklığı sevdiğimi farketmem yanlış anımsamıyorsam altı yaşıma denk
geliyor..büyük güneş gözlüklerini sevmem ise tam olarak onaltıma..tam olarak diyorum çünkü anımsadığım bir tarih..dudaklarımı ısırmaktan daha makul bir seçenek olduğunu farketmiştim..elmacık kemiklerimi tam olarak öretebilecek koyu renk bir çerçeve..
o çerçeveden sızan her bir damlayı büyük bir ustalıkla kovuşturan ellerde gerekli elbette ..
durağa yaklaştığımızda seslerde yavaşlamaya başladı..silindiler..bu siliklik hali barındırdığı seslerden sanırım sigarayı çağrıştırdı..
durağın üzerindeki yazıları okuyarak prefabrik büfeye doğru ilerledim..insanların durağa neden yazmak istediğinden ziyade benim yazılmış her şeyi neden böyle bir dikkatle okuduğumu düşündüm..
bu düşünme aşamasını sesli olarak geçirdiğimi büfedeki çocuğun garip bakışlarından farkettiğimde susmak için doğru zamanı kovalamadım..
- bir winston light alabilir miyim ?
+ abla yüzüne ne oldu ?
- efendim ?
+ yüzün diyorum abla siyah..
çocuğa güldüm..çocuklara özgü hayal gücüne ise her zaman ki gibi saygı duydum..bununla birlikte genel olarak durumların üzerimde yarattığı merak duygusundan kurtulamadım..
karışıklığını hep sevdiğim çantamdan aynamı çıkarttım...gördüğüm şeye tekrar bakmaya cesaretim yoktu...
bununla birlikte çocukların düş gücünü en az sevdiğim adamların kokusu kadar abarttığımı farkettim..bir de kötü bir planlayıcı olduğumu..
güneş gözlükleri ve becerikli eller iyi seçimlerdi..ama rimeller..